Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

(((Bilgi Patlaması)))

25 tane "ilginç" etiketli yazı bulundu (sayfa 2)"ilginç" tagli diger ogeler resimler , videolar
 

Öldüren Gurur

Okavango Deltası`nın (Botsvana) bataklık topraklarındaki aslanlar ve mandalar, kurallarını birlikte yazdıkları bir ortak yaşam biçimi geliştirmiş.
 

Aslanlar genelde gece ya da alacakaranlığın serin saatlerinde avlanır. Ancak Duba ovalarının aslanları, avlarının peşine düşmeye henüz başlıyor. Öğle saatleri, sıcaklık 50 dereceye ulaşmış bile... Günün en sıcak saatlerinde av, Okavango Deltası’nda, bataklıklarla dolu bir adada bir manda (Syncerus caffer) sürüsüyle birlikte yaşamlarını

sürdüren bu aslan sürüsünün sıra dışı birçok özelliğinden sadece biri. Tsaro sürüsünün dokuz dişisi, manda sürüsünü genelde gözlerinin önünden pek ayırmaz ve dişi aslanların alışılagelen gizlice yaklaşma yöntemini pek fazla kullanmadan, doğrudan saldırır...

Aslanlar, her ay, birey sayısı bini aşan manda sürüsünün yaklaşık 22 üyesini öldürüyor –ancak, bu rakam, yavrulamalar paralelinde düşünüldüğünde, sürü nüfusunda büyük bir düşüş anlamına gelmiyor. Avının kanına bulanmış dişi aslan, çevreyi kolaçan ediyor. Duba sürüsünde şaşırtıcı olan, takım halinde karşı hücuma geçmeyi öğrenmiş olmaları. Duba’da gözlem yaptığımız iki yıl boyunca, mandalar, avların dörtte üçünden fazlasında, aslanların saldırısına karşılık verdi. Mandalar, adayı terk etme şansına sahip, ancak yine de adadan uzaklaşmıyorlar. “Tanıdığın düşman, tanımadığından iyidir” stratejisini benimsemiş gibi görünüyorlar...

Etiket :ilginç
In Mystery
24 Temmuz 2007
14:11
Yorumlar :1
 
 
 
 

Sudaki Girdap

"Dünyanın farklı ülkelerinden 12 maceracı, Papua Yeni Gine açıklarındaki bir adada, yağmur ormanlarının derinliklerinde inanılmaz bir hızla ilerleyen yeraltı sularının oyduğu nehir mağaralarını keşfetti. "
 

Köpüklü, beyaz su zaten yüzeyde de yeterince ürkütücüdür. Bir nehri yeraltına, kireçtaşından karanlık tünellere boşalttığınızı düşünün. İşte asıl o zaman korkunç olur.

New Britain Adası; yağmur ormanlarının derinlikleri. Rapidler yeryüzünün en büyük, en ıssız nehir mağaraları arasında yer alan devasa geçitlerde müthiş bir hızla ilerliyor...

Papua Yeni Gine açıklarındaki adanın mağaralarına ulaşmak için kâşifler önce devasa –çökme– dolinlere inmek zorunda. Bu çukurlar, yılda tahmini 5500 milimetre yağış alan bölgede, yeraltına sızan suların çözünebilir kayada yarattığı çökme sonucu oluşmuş. Yukarıdan, çarpma etkisiyle oluşmuş kraterler gibi görünüyorlar; sanki uzun yıllar önce ormana göktaşı yağmuru yağmış gibi...

İngiliz mağaracı David Gill, “Tehlikeli bir çukurun dibinde, bembeyaz köpüklü suyu görünce insan korkuyor,” diyor.

Elektrik mühendisi olarak görev yapan Gill, mağaracılığı Derbyshire'ın (İngiltere) ıslak, soğuk çukurları ve terk edilmiş kurşun madenlerinde kendi kendine öğrenmiş. Nehir mağaralarının ezici güzelliğini ise 22 yıl önce New Britain'da, Nakanai Dağları'ndaki Nare adlı doline giden bir ekibe liderlik yaptığı sırada görmüş.

Ve Gill geçtiğimiz Ocak ayında –yanında İngiltere, Fransa ve ABD'den gelen 11 maceracı daha olmak üzere– adadaki en büyük dolinlerden birini, genişliği 800 metreyi bulan Ora'yı, iki ay sürecek bir keşif gezisinde incelemek için Nakanai'ye geri döndü.

Ekibin amacı: Ora'nın tabanındaki mağaranın derinliklerini zorlamak, devasa galerilerini haritalandırmak ve mağarayı oyarak içinden geçen nehri –mümkünse sonuna kadar– izlemek.

Etiket :ilginç
In Mystery
24 Temmuz 2007
14:09
Yorumlar :0
 
 
 
 

Smoky Dağları

Yılda dokuz milyon ziyaretçi ağırlayan Büyük Smoky Dağları Ulusal Parkı görkemiyle insanoğluna doğayla bir arada var oluşa ilişkin ipuçları sunuyor.
 

Herhalde adına bu kadar yakışan, adıyla bu kadar uyumlu başka bir dağ yoktur. "Büyük Smoky (Dumanlı) Dağları": Bu sözcükler, nefes alıp veren ağaçların üstünden süzülen sisi, bir şelaleden yükselen buğuyu, güneydeki havanın ılık yumuşaklığını çağrıştırıyor. Belki de ev yapımı viski eşliğinde mangalda pişirilmiş baharatlı etlerin o keskin tadını... Ama bu şiirsel tanımlamayı kim bulduysa, adı tarihin tozlu sayfalarında yitip gitmiş. Bazıları –bir dönemler alev alev yanan ve artık sönmüş olan binlerce Kızılderili ateşinden çıkan dumanın bu yaşlı zirvelerin üzerine bir perde gibi çökmesi nedeniyle– bu adın Cherokee dilinde mavi anlamına gelen shaconage sözcüğünden geldiğini düşünüyor.

Büyük Smoky Dağları Ulusal Parkı'nın destekçileri parkın niteliklerini överken gerek yabanıllığını ("ABD'nin doğu topraklarında el değmemiş son büyük orman") gerekse medeniyete yakınlığını ("ABD nüfusunun üçte birinden fazlası, arabayla bir gün içinde ulaşabiliyor") dile getiriyor. Özellikle 441 No.lu Karayolu'nda Gatlinburg'un içinden geçip, yolun iki yanında duvar gibi yükselen otellerin, büfelerin ve tişört satılan dükkânların arasından parkın en işlek kapısına doğru adım adım ilerlerken, çözülmesi olanaksız bir çelişki beliriyor. Nasıl oluyor da bu tür bir yer Kuzey Amerika'nın doğu kesimindeki en yeşil yaşam alanları ve en muhteşem dağ manzaralarını barındırıyor?

Ama parka girildiği an –441 No.lu Karayolu, park içinde gür yapraklardan meydana gelen bir tünel gibi ilerliyor– bambaşka bir dünyaya adım atıldığı ortaya çıkıyor. Tennessee–Kuzey Carolina sınırı boyunca uzanan ve 2100 kilometre karelik bir alanı kaplayan park, batıda yer alan Yosemite Ulusal Parkı gibi büyük parklara kadar geniş bir alana yayılıyor. Ancak, Ansel Adams'ın çalışmalarını andıran manzaraların peşinde olan ziyaretçiler hayal kırıklığına uğrayabilir. Burada ne buzullar ve gayzerler, ne de nefes kesen kanyonlar var. Bir zamanlar Horace Kephart adlı bir gezginin yazdığı gibi, "Bu topraklarda yeryüzünün kaburga veya omurgaları açıkta değil. Çıplak bir kaya bile çok ender görülüyor".

Bu yaşlı dağlar canlı, yemyeşil bir halıyla kaplı. Smoky Dağları engin zenginliğini, değeri tam olarak yeni yeni anlaşılmaya başlanan hayvan ve bitki çeşitliliğine borçlu. 1997'den beri araştırmacılar, doğabilimciler ve sivil gönüllüler birleşerek, parkta mevcut tüm türleri tanımlayıp sınıflandırmak için bir define avı başlattı. Bu araştırma, Kuzey Amerika'da şimdiye dek gerçekleştirilen en iddialı ve en uzun soluklu çalışma.

Etiket :ilginç
In Mystery
24 Temmuz 2007
14:01
Yorumlar :0
 
 
 
 

Akıntıların Buluştuğu Sular

İngiliz Kolumbiyası açıklarındaki Vancouver Adası`nın boğazlarında güçlü akıntılar hüküm sürüyor.

Burada dalış yapmak çılgınlık gibi görünebilir... Ama dünyanın en güçlü akıntılarına sahip bu sulardaki enerjiye tanık olmanın tek yolu bu.

Dalış eşimle birlikte Vancouver Adası’nın kuzey ucundaki körfezin –Tanrı’nın Cebi olarak anılıyor– korunağından çıkıyor ve küçük teknemizin burnunu Nakwakto Rapidi’ne çeviriyoruz. Bizi karşılayan manzara karşısında dizlerimizin bağı çözülüyor. Buzulların oyduğu fiyortlardan gelgitin alçalmasına bağlı olarak çekilen su Kraliçe Charlotte Geçidi’ne yönelirken, serbest kalan su da çağıldayarak saatte 14,5 deniz mili (7 metre/saniye) hızla Tremble Adası’nı geçiyor. Anaforlar, su yüzeyinde köpükler oluştururken iki metreyi aşan dalgalar gökyüzünde patlıyor.

Su çekilirken dalış yapılacak kadar sakinleşiyor. 12 metreye inerken, görece sakin suya girmemize karşın yine de her yönden gelen güçlü akıntılarla mücadele ediyoruz. Tremble’ın rengârenk deniz tabanı narin bir güzellik sergiliyor: çıplaksolungaçlılar, süngerler, deniztüyleri ve midyelerle kaplı kayalar... Vancouver Adası’nın çevresindeki geçitlerde yaşam bulan canlı kolonilerinin bu kadar yoğun olmasının nedeni, suyun ters akıntılar ve gelgitin neden olduğu akıntılarla çalkalanan bir protein deposu olması. Fitoplankton ve zooplankton suda öylesine hızlı ilerliyor ki düz kayalıklara ya da çamurlu okyanus tabanına tutunan canlıları adeta güç kullanarak besliyor.

Etiket :ilginç
In Mystery
24 Temmuz 2007
13:57
Yorumlar :0
 
 
 
 

Deniz Canavarları

Deniz canavarları sadece bir efsaneden ibaret değil. Dev sürüngenler bir dönemlerin karanlık sularında dolandılar ve günümüzde hâlâ hayal gücünün sınırlarını zorluyorlar

Deniz canavarı düşüncesinden daha korkutucu bir şey olamaz. Nesli tükenen Tyrannosaurus rex ve diğer dev dinozorların aksine, deniz canavarları yaşamaya devam ediyor olabilir mi? Okyanusların kurşuni pelerini altında dolaşıp ara sıra su yüzüne çıkıyor olmaları mümkün mü? Çağlar boyunca pek çok aklı başında denizci, karaya, dişlerini gösterip tüylü yelelerini peşlerinden sürükleyen, dalgaların içinde kıvrılarak ilerleyen veya at gibi şaha kalkan devasa, yılanımsı hayvanlara dair öykülerle döndü. Suyılanlarıyla ilgili anlatılar birçok kültüre girdi. İskoçya, Kuzey Amerika ve Çin'den üç efsane, bu sayfalarda derinlemesine incelenecek. Peki, ya deniz canavarlarının bilimselliği? Aslına bakılırsa, bu canavarların yaşadıkları bir dönem oldu. 250 milyon yıl kadar önce, Dünya'daki tüm kıtalar tek bir kara parçası olan Pangaea'da toplanmıştı. Sığ sular ve büyük deniz yırtıcılarının eksikliği, karada gelişmiş olan birçok sürüngen için yeni yaşam alanları açtı. Sürünerek suya indiler, yüzdüler, ürediler, öldüler ve bu makaledeki bilgisayarda meydana getirilen modellemelerin temelini oluşturan fosillere dönüştüler.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
16:49
Yorumlar :1
 
 
 
 

Madagaskar'ın Cennet Sinekkapanları

Araştırmacılar, dişilerin, kızıl-kahve erkekleri mi yoksa beyazları mı tercih ettiği sorusuna yanıt arıyor.

Madagaskar’ın kurak güney ucunda yer alan eski bir köprü, günümüzde Mandrare Nehri’nin kaynaklandığı bölgedeki çıplak araziden gelen silt çökelleriyle dolan nehir yatağının iki yakasını birbirine bağlıyor. Köprüden, Bealoka koruma alanı adıyla

bilinen yemyeşil, 120 hektarlık ormanlık bir araziye ulaşılıyor. Alanın bir bölümü, Rinorea greveana türü ağaçların yüksek dallarının gölgesinde, karanlık ve kasvetli. Daha açık yerlerde güneş, ışık hüzmeleri oluşturuyor. Her köşede, yaklaşık 100 tür kuşun cıvıltıları yankılanıyor.

Bu sesler arasında en belirgin olanlarından biri Madagaskar cennet sinekkapanının retret retret şeklindeki kulak tırmalayan ötüşü. Gövdelerinin üç katı uzunluğundaki kuyruklarıyla erkek Madagaskar cennet sinekkapanları, görünüş açısından başka bir kuşla karıştırılamaz. Biyolog Raoul Mulder’ı buraya çeken ve son dokuz yılın bir bölümünü Bealoka’da geçirmesine neden olan da, rengârenk bir çeşitlilik gösteren bu kuyruklar.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
16:43
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hayalet Gemi Bulundu

1930'ların lüks yolcu gemisi, Üçüncü Reich'ın silahlı nakliye gemisine dönüştürüldü ve gamalı haçı dalgalandırdı. 2. Dünya Savaşı sırasında bir Sovyet denizaltısı tarafından vurulduğunda, siviller ve yaralı Alman askerlerinden oluşan yaklaşık 5000 kişi taşıyordu. Tarihin en büyük deniz facialarından birini yaşayan Steuben'in sulara gömülmesi 20 dakika, bulunması ise 60 yıl aldı.

Dördümüz suya atladığımızda Baltık Denizi fırtına bulutları kadar griydi. Her birimiz 72 metreye kadar –konvansiyonel scuba dalışında inilenin iki katından daha da fazla– derinliklerde nefes alabilmek için farklı karışımlardaki gazlarla dolu birkaç tüp sırtlanmıştık. Yüzerken dalgaların bizi sağa sola savurması nedeniyle batığın işaret şamandırasına ulaştığımızda olabildiğince hızlı bir şekilde dalışa geçtik; ekipmanımızın ağırlığı hafifler gibi olmuştu.

2. Dünya Savaşı'nda sulara gömüldüğünde yaklaşık 4500 kişinin –Titanik'te ölenlerin üç katı– yaşamını yitirdiği düşünülen Alman gemisi Steuben'in kısa bir süre önce keşfedilen kalıntılarını incelemeye gidiyorduk. Önce özel bir İsveçli ekip ve daha sonra da Polonya Donanması, hayaletlerle dolu batığı sonarla taramıştı. Ancak 10 Şubat 1945'te bir Sovyet denizaltısından atılan iki torpido tarafından vurulduğundan beri yalnızca, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda dalgıç gemiyi kendi gözleriyle görmüştü.

Biz 21 metreye ulaşana kadar deniz gece gibi karanlık bir görünüm almıştı: Güçlü sualtı fenerlerimize rağmen şamandıra demirine bağlı ipten başka hiçbir şey göremiyorduk. Derine indikçe kasvet duygusu daha da arttı. Sonunda, 50 metrede, karanlığın içinde devasa bir şekil belirdi –yan yatmış olması nedeniyle ilk görüşte ne olduğunu çıkarmak güçtü. Ama yaklaştıkça, geminin zarif bir küpeşte ve dümdüz sıralanmış lombozlarla taçlandırılmış gövdesinin ana hatlarını seçmeye başladım.

1923 yılında inşa edilen Steuben, 1944'te yaralı askerler için bir nakliye gemisine dönüştürülmüştü. Uçaksavar silahlarla donanmış 168 metrelik bu gemi Alman kıyılarının 65 kilometre açığında saldırıya uğradığında, en az 1000'i sivil olmak üzere 5000'den fazla insanla hıncahınç doluydu. Ve buz gibi sulardan yalnızca 659 kişi kurtarıldı.

Gezinti güvertesi boyunca yüzerken 60 yıl öncesinden korkunç sahneler zihnime doluştu. Dar geçitlerde sıkışıp kalan, bir sal veya tekne bulabilmek için arka güverteye geç kalmadan ulaşmaya çabalayan kalabalık gözümün önüne geldi. Büyük, paramparça olmuş pencerelerden içeri baktığımda beni en çok şaşırtan şey, içerinin bomboş olmasıydı: ne gemi ekipmanı, ne oraya buraya dağılmış bavullar –hiçbir şey yoktu.

Güverteleri büyük bir hızla kaplayan suyun gücü çok şiddetli olmalıydı; karşılaştığı her şeyi önüne katıp götürmüş, geriye sadece çıplak duvarlar kalmıştı.

Gezinti güvertesini geçince yaralı Alman askerlerinin tıka basa doldurulduğu konser salonlarının girişini gördüm ve içeride binlercesinin cesedi olmalı diye düşündüm. Polonya Donanma subaylarının 2004 Mayısı'nın sonlarında batığı inceledikten sonra bana söyledikleri aklıma geldi. Uzaktan kumandalı bir sualtı robotuyla deniz tabanını dikkatle araştırmış, batığın çevresindeki tüm alanın “insanlardan geriye kalan eşyalar, kafatasları ve kemiklerle kaplı” olduğunu görmüşlerdi.

Batığın içine girmedik. Bunun nedeni, sadece tehlikeli olması değil –bir yere sıkışabilirdik, kendimizi kurtaramadan havamız tükenebilirdi– ayrıca bu sualtı mezarının saygıyı hak ettiğini düşünmemizdi. Faciadan kurtulabilen az sayıdaki insandan bazılarının anlattıklarını bizzat dinlediğim için, burada gelişen trajedileri hayal etmekte zorlanmıyordum. Nazilerin ülkeme yaptıklarına rağmen, onları dinlerken gözlerim dolmuştu.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
16:40
Yorumlar :0
 
 
 
 

Büyük Deprem!

San Francisco`nun yüz yıl önce yerle bir olduğu deprem, modern sismoloji biliminin doğuşuna öncülük etti.

Kaliforniya'daki (ABD) son büyük deprem olan ve modern deprem biliminin doğuşuna öncülük eden 1906 San Francisco depreminin üzerinden yüz yıl geçti. Yüz yıl sonra, elimizde levha tektoniği adı verilen oldukça başarılı bir kuram var. Bu kuram, 1906 San Francisco depremi gibi depremlerin oluşma nedenlerinin yanı sıra kıtaların neden hareket ettiği, dağların neden yükseldiği ve yanardağların neden Büyük Okyanus kıyısı boyunca dizildiği konularına da açıklık getiriyor. Levha tektoniği, insan aklının en büyük zaferlerinden biri olabilir. Yine de uzmanlar depremin ne zaman meydana geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veremiyor.

Depremlerle ilgili en kolay soruların bazılarına hâlâ yanıt aranıyor: Neden başlıyorlar? Onları durduran ne? Bir fay kırılmadan önce kötü niyetini belli edecek biçimde küçük hareketlenmeler gösterir mi?

Ve daha genel bir soru var: Depremlerin oluşumunda belirgin örgü, kural ve düzenler mi var, yoksa doğaları gereği rasgele ve kaotikler mi? Belki de California Üniversitesi sismologlarından Robert Nadeau’nun dediği gibi, "Rastlantısallığın çoğu bilgi eksikliğinden başka bir şey değil". Ama bir depremsellik haritası incelendiğinde, fayların yeryüzünde düzenli çizgiler halinde uzanmadığı görülüyor. Kaliforniya'nın güney bölümü gibi bölgelerde faylar paramparça olmuş bir otomobil camı gibi görünüyor. Duraysız, çatlamış bu geniş yerkabuğu kütlesi yoğun gerilimle yüklü. Bir fay kırılınca, diğer fayların üzerine gerilim yükleyebilir. Depremlerin kaotik olduğunu savunan uzman grubunun ileri gelenlerinden, UCLA (California Üniversitesi–Los Angeles, ABD) sismoloğu David Jackson, deprem biliminin "karmaşıklıkla yeni tanıştığını" söylüyor.

Depremler önceden kestirilebilirler mi, yoksa kaotikler mi? Bu, yalnızca uzmanlık gerektiren, akademik bir tartışma değil. Depremler can alıyor. Kentleri yerle bir ediyorlar. 26 Aralık 2004’te meydana gelen büyük bir depremin doğurduğu tsunami, 220.000 kişinin ölümüne neden oldu. Geçtiğimiz Ekim’de Keşmir’de meydana gelen 7,6 büyüklüğündeki deprem en az 73.000 kişinin ölümüne yol açtı. Tahran, Kabil ya da İstanbul’da büyük bir deprem, kalitesiz, yüksek binaları yıkarsa belki de ölü ve yaralı sayısı bir milyonu bulacak. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan ve tektonik levhaların kesiştiği bir deprem kuşağı üzerinde bulunan Japonya da huzursuz.

Şimdilik, depremin önceden bilinmesi, kuşlar, yılanlar, balıklar ve tavşanların gelen felaketi önceden sezdiğini anlatan öykülerin ötesine geçemiyor. Uzmanların şu an için yapabildikleri, fay zonlarını iyi bir biçimde haritalandırmak, kırılması olası fayları saptamak. Ve tahmin yürütebiliyorlar... Tahmin, belirli bir bölgede, belirli bir zaman aralığında, belirli bir büyüklükte bir deprem olacağını söyleyebilir. Ve sizi, evinizin temelini sağlamlaştırmanız ya da termosifonu duvara sıkı sıkıya sabitlemeniz gerektiği konusunda uyarabilir.

Tahminlerin daha kesin bilgilere dönüştürülmesi -"3 gün sonra, bu bölgede, 7 büyüklüğünde bir deprem bekleniyor"- imkânsız olabilir ama uzmanlar depremlerin gizemini çözmek için ellerinden geleni yapıyor. Laboratuvarlarda kayaçları kırıyor, taşın gerilim altında nasıl davrandığını inceliyorlar. Eski dönemlerde meydana gelen tsunamilerin öldürdüğü ağaçlardan oluşan hayalet ormanlarda dolaşıyor; yerin geçmişte ne zaman ve ne şiddette sarsıldığını öğrenmek için sıra dışı bir biçimde duran kayaçları haritalandırıyorlar. Fayların aktif izlerini bulmak için fayları dik kesen hendekler kazıyorlar. Fay zonlarına öylesine çok sayıda sensör yerleştiriyorlar ki, yeryüzü adeta yoğun bakımdaki bir hastayı andırıyor.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
16:21
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hızlı ve Teklikeli

Kırmızı gözlü ağaç kurbağalarının renkli yaşamlarının özeti: Sürekli tehlike altında verilen yaşam mücadelesi...

Kırmızı gözleri ve kocaman turuncu ayaklarıyla bu kurbağalar, sağa sola saçılmış şekerlemeler gibi görünüyor. Uzanıp birini avcunuzun içine almak istiyorsunuz. Ama bırakın gitsin çünkü kırmızı gözlü ağaç kurbağasının yaşamı sıra dışı bir yolculuk.

Yağmur mevsimi... Orta Amerika'daki bir yağmur ormanı yaşam kaynıyor. Bir gölcüğün çevresinde Agalychnis callidryas'ın serenatları birbirine karışıyor. Kurbağalar çiftleşmek için ağaçların tepelerindeki evlerini terk etmiş; erkekler hakimiyet alanları için güreşiyor, sonra da yumurtalarını döllemek için dişilerin üzerine üşüşüyor. Dişiler gece boyunca sırtlarında bir, hatta bazen iki âşıkla çalıdan çalıya, yapraktan yaprağa gezinerek su üzerinde, jölemsi bir örtüyle kaplı yumurtalarını bırakabilecekleri güzel bir yer arıyor. İzleyen günün sabahı her biri yüz kadar kurbağa adayını barındıran yüzlerce parlak yumurta yığını çevreyi dolduruyor –ve yırtıcıları cezbediyor.

Yağmur mevsimi süresince bırakılan Agalychnis callidryas yumurtaları kolay bir yem oluyor. Dışarıdan gelen en küçük bir etkiyle titreflen bu ıslak yığınlar içinde korunmasız bir halde altı gün boyunca asılı kalıyorlar. Yılanlar yığınların bütününe saldırırken eşekarıları da embriyoları bir bir çekip çıkarıyor. Toplamda bu iki yırtıcı, yumurtaların yarıdan epey fazlasını yok ediyor. Agalychnis saltator gibi aynı cinse ait olan diğer kurbağa türleri ise saldırı karşısında böylesine savunmasız değil çünkü daha düşük sıklıkta üremelerine karşın bir defada o kadar çok sayıda yumurta üretiyorlar ki saldırılar neredeyse etkisiz kalıyor.

Ancak arada ince bir fark var. Agalychnis callidryas embriyoları bir güvenlik ağı geliştirmiş. Normalde yumurtadan çıkma zamanından iki gün öncesinde dahi, saldırıya uğradıklarında birkaç saniye içinde yumurtadan çıkıp altlarındaki suyun güvenli dünyasına düşebiliyor. Uzmanları en çok şaşırtansa, yumurtaları kuşatan jölemsi örtü üzerinde meydana gelen titreşimler sayesinde bir yırtıcının saldırısı ile yağmur ya da rüzgârın neden olduğu sallantıyı ayırt edebilmeleri. Embriyolar tehdidin gerçek olup olmadığını, titreşimlerin sıklığı ve süresine göre değerlendiriyor. Hatta yumurtalar farklı saldırganlara farklı tepkiler veriyor.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
16:17
Yorumlar :0
 
 
 
 

Dövmeli Mumya'nın Gizemi

Peru`da ortaya çıkarılan 1600 yıllık dövmeli mumya, Moche halkının savaşçı kraliçesi olabilir mi?

Mocheler ölülerini mumyalamıyordu. Cesetlerin çoğu doğal etkenlerle çürüyor; geriye, yok olan yaşamların kanıtı olarak yalnızca kemikler kalıyordu. Ancak az sayıdaki örnekte, doğa ve ritüeller bir araya geldi ve ölünün bir mumya gibi bozulmadan kalmasını sağladı. Geçtiğimiz yıl kalıntıları Peru’nun kuzey kıyısında, El Brujo (Büyücü) adı verilen tören alanında ortaya çıkarılan dövmeli kadının kaderi de buydu. İnkalardan bin yıl önce hüküm sürmüş olan halkı, günümüzde kaliteli çanak çömlekleri ve ustalık ürünü madeni eşyalarıyla bilinen gelişmiş bir kültür yaratmıştı...

Yakın bir dönemde yapılan otopsi, dövmeli kadının en az bir doğum yaptığını ve yirmili yaşlarının sonlarına doğru yaşamını yitirdiğini ortaya koydu; ancak ölüm nedenine dair bir bulguya rastlanmadı. Zamansız ölümü, onu ebedi uykusuna, kanlı kurban etme ritüellerine (National Geographic Türkiye, Temmuz 2004) sahne olan bir tapınağın tepesinde, tacı ve takılarını kuşanmış bir halde yatıran halkını şok etmiş olmalı. Vücudu, zincifreyle -kanın yaşam gücüyle ilişkilendirilen kırmızı bir mineral– sıvandı, pamuklu bezlerle sarıldı ve kerpiçten kalın katmanlara gömüldü. Ardından, Mochelerin çöle yayılan topraklarındaki kuru iklim bedenini kuruttu.

Benzer durumda bir başka Moche kadına daha rastlanmadı. Arkeolog Régulo Franco, "Ön araştırmamıza dayanarak, bir hükümdar olduğunu düşünüyoruz" diyor. Eğer öyleyse bu veri , bugüne dek hükümdarlarının erkek olduğuna inanılan Mocheler konusunda bir devrim yaratabilir.

Etiket :ilginç
In Mystery
21 Temmuz 2007
15:49
Yorumlar :0