
1930'ların lüks yolcu gemisi, Üçüncü Reich'ın silahlı nakliye gemisine dönüştürüldü ve gamalı haçı dalgalandırdı. 2. Dünya Savaşı sırasında bir Sovyet denizaltısı tarafından vurulduğunda, siviller ve yaralı Alman askerlerinden oluşan yaklaşık 5000 kişi taşıyordu. Tarihin en büyük deniz facialarından birini yaşayan Steuben'in sulara gömülmesi 20 dakika, bulunması ise 60 yıl aldı.
Dördümüz suya atladığımızda Baltık Denizi fırtına bulutları kadar griydi. Her birimiz 72 metreye kadar –konvansiyonel scuba dalışında inilenin iki katından daha da fazla– derinliklerde nefes alabilmek için farklı karışımlardaki gazlarla dolu birkaç tüp sırtlanmıştık. Yüzerken dalgaların bizi sağa sola savurması nedeniyle batığın işaret şamandırasına ulaştığımızda olabildiğince hızlı bir şekilde dalışa geçtik; ekipmanımızın ağırlığı hafifler gibi olmuştu.
2. Dünya Savaşı'nda sulara gömüldüğünde yaklaşık 4500 kişinin –Titanik'te ölenlerin üç katı– yaşamını yitirdiği düşünülen Alman gemisi Steuben'in kısa bir süre önce keşfedilen kalıntılarını incelemeye gidiyorduk. Önce özel bir İsveçli ekip ve daha sonra da Polonya Donanması, hayaletlerle dolu batığı sonarla taramıştı. Ancak 10 Şubat 1945'te bir Sovyet denizaltısından atılan iki torpido tarafından vurulduğundan beri yalnızca, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda dalgıç gemiyi kendi gözleriyle görmüştü.
Biz 21 metreye ulaşana kadar deniz gece gibi karanlık bir görünüm almıştı: Güçlü sualtı fenerlerimize rağmen şamandıra demirine bağlı ipten başka hiçbir şey göremiyorduk. Derine indikçe kasvet duygusu daha da arttı. Sonunda, 50 metrede, karanlığın içinde devasa bir şekil belirdi –yan yatmış olması nedeniyle ilk görüşte ne olduğunu çıkarmak güçtü. Ama yaklaştıkça, geminin zarif bir küpeşte ve dümdüz sıralanmış lombozlarla taçlandırılmış gövdesinin ana hatlarını seçmeye başladım.
1923 yılında inşa edilen Steuben, 1944'te yaralı askerler için bir nakliye gemisine dönüştürülmüştü. Uçaksavar silahlarla donanmış 168 metrelik bu gemi Alman kıyılarının 65 kilometre açığında saldırıya uğradığında, en az 1000'i sivil olmak üzere 5000'den fazla insanla hıncahınç doluydu. Ve buz gibi sulardan yalnızca 659 kişi kurtarıldı.
Gezinti güvertesi boyunca yüzerken 60 yıl öncesinden korkunç sahneler zihnime doluştu. Dar geçitlerde sıkışıp kalan, bir sal veya tekne bulabilmek için arka güverteye geç kalmadan ulaşmaya çabalayan kalabalık gözümün önüne geldi. Büyük, paramparça olmuş pencerelerden içeri baktığımda beni en çok şaşırtan şey, içerinin bomboş olmasıydı: ne gemi ekipmanı, ne oraya buraya dağılmış bavullar –hiçbir şey yoktu.
Güverteleri büyük bir hızla kaplayan suyun gücü çok şiddetli olmalıydı; karşılaştığı her şeyi önüne katıp götürmüş, geriye sadece çıplak duvarlar kalmıştı.
Gezinti güvertesini geçince yaralı Alman askerlerinin tıka basa doldurulduğu konser salonlarının girişini gördüm ve içeride binlercesinin cesedi olmalı diye düşündüm. Polonya Donanma subaylarının 2004 Mayısı'nın sonlarında batığı inceledikten sonra bana söyledikleri aklıma geldi. Uzaktan kumandalı bir sualtı robotuyla deniz tabanını dikkatle araştırmış, batığın çevresindeki tüm alanın “insanlardan geriye kalan eşyalar, kafatasları ve kemiklerle kaplı” olduğunu görmüşlerdi.
Batığın içine girmedik. Bunun nedeni, sadece tehlikeli olması değil –bir yere sıkışabilirdik, kendimizi kurtaramadan havamız tükenebilirdi– ayrıca bu sualtı mezarının saygıyı hak ettiğini düşünmemizdi. Faciadan kurtulabilen az sayıdaki insandan bazılarının anlattıklarını bizzat dinlediğim için, burada gelişen trajedileri hayal etmekte zorlanmıyordum. Nazilerin ülkeme yaptıklarına rağmen, onları dinlerken gözlerim dolmuştu.